MAKALELER

ALDIKLARIMIZ GIDA MI? ... GIDALARIMIZ BESİN Mİ? ...

                              ALDIKLARIMIZ GIDA MI? ...  GIDALARIMIZ BESİN Mİ? ...
                                                 GIDALARDAKİ BESLEYİCİ DEĞER...
 
Öncelikli olarak gıdanın, basitçe ve yalın hali ile sözlük tanımına bir bakalım. ''Yenilebilir,  beslenmeye elverişli her türlü madde.'' Demek ki gıda tek başına bir kavram değil,  beslenmeye elverişli olması ile anlam kazanan bir tanımlamadır. Yani bedenin varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan şeylerin tümü.  Şimdi gıdanın bir de mecazi anlamına bakalım sözlüğümüzde. ''Yaşamak, varlığını sürdürmek için gerekli şey.'' İki tanım arasındaki paralellik eminim sizin de dikkatinizi çekmiştir. Yani bedenimizin de, ruhumuzun da varlıklarını sürdürebilmek için gerekli olan şeylerin tümüne gıda ya da besin demek, son derece doğru bir tanımlama olacak.  Zaten bizler,  ''Müzik ruhun gıdasıdır'' gibi sözcük oyunları yapabilen bir toplum olarak,  bunun çok da dışında değiliz.

 Bedenimizle ilgili durumlar için belirttiğimiz açlık, doymuşluk, tatmin gibi ifadelerin hemen hepsini ruhumuzla ilgili durumları ifade ederken de kullanırız çoğu zaman. Ruhun açlığı, ruhun doymuşluğu ya da tatmini, sıkça söylediğimiz şeylerdir. Hatta biz sıradan halk filozofları,  beden ve ruh dili arasındaki bu paralelliği tam anlamı ile yansıtabilecek tanımlarda yaratmışızdır. "Açgözlü- Tokgözlü'' deyimlerinin çıkış noktası da aynıdır. Gerek bedenimizle ilgili gerekse ruhumuzla ilgili herhangi bir şeyi anlatırken, bu iki ifadeyi de kullanmak günlük dilimizin bir parçasıdır nerdeyse. İsim anlamı ya da mecazi anlamı, hangisi olursa olsun varlığımızı sürdürebilmemiz için gerekli olan şeylerin tümü gıda,  yani besindir.

Gıda= Besin diyebilmek, keşke günümüzde de geçmişte ki gibi kolay olsaydı bizim için. Yaşam süresi ve belki de en önemlisi yaşam kalitesi açısından insanları değerlendirirken,  gene halk arasında yaygın bir söylem olan "Eski Toprak" deyimini de sıkça kullanırız. Ve eski toprak diye sıfatlandırdığımız bu insanların yaşama, hastalıklara,  sağlıklı görünüşlerine ve hatta uzun ömürlerine biraz da gıpta ile yaptığımız bir sıfattır bu.  Bu iki basit kelimeyle aslında onların bizlere göre daha temiz havalarda büyüdüğünü,  daha sağlıklı şeyler yiyebildiklerini ifade etmeye çalışıyoruzdur.  Bizim konumuz gıdalar olduğu için şimdilik çevreyi ve havayı bir kenara bırakalım.
 
Eğer yıllar öncesinin gıdalarına bugünkülere oranla daha çok güvenmek gerektiğini ifade ediyorsa bir toplum,  demek ki bir şeyler gerçekten yanlış gidiyor demektir.  Sanayileşme ve taşımacılıktaki ilerlemeler sayesinde bize kadar ulaşan gıda çeşitleri bu kadar zenginleşmişken biz dedelerimize oranla niye daha kötü beslenmiş olduğumuzu düşünüyoruz o zaman. İşte bu noktada da sorgulamamız gereken aldığımız gıdalardaki besin değerleri olmalıdır. Özellikle 90'lı yıllar, besin değeri olarak son derece düşük ama kalori-yağ ve şeker dengeleri bakımından son derece yüksek oranlar içeren Fast- Food tarzı beslenmenin altın yılları idi. Birbiri ardına açılan bu tarz restaurantlar ve işletmeler genel beslenme eğilimini de oldukça değiştirdiler. Büyük marketlerden,  küçük sokak arası bakkallarına kadar hazır,  çabuk ve zahmetsiz tüketilen bir dolu ürünle tanışmaya başladık. Ambalaj sanayinin bir atağı olan gözalıcı kutular ve paketleme yöntemleri ile de  bu sistemle sadece biz değil, çocuklarımız da haşır neşir olmaya başladı.
Tehlike yetişkin yaşlarımızı aşıp, çocuklara kadar uzandı.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 'nün açıklaması çok çarpıcıdır. Tehlike Dünya Sağlık Örgütü (WHO)  tarafından  "Kabul edilmeyen bir düzeyde bulunduğunda,  sağlık üzerine olumsuz etkisi bulunan biyolojik, kimyasal ve fiziksel ajan'' olarak ifade edilmiştir.

  Yazılı ve görsel basınla desteklenen reklamlar günümüzde daha çok çocukları hedef almaya başladı;  bence tehlikenin en büyük göstergesi de budur zaten.

  Bütün bu karmaşa içinde 2000'li yıllara gelindiğinde az da olsa bu sisteme baş kaldırışlar başladı. Şimdi marketlerde ve raflarda doğal ürünler, besin değeri yüksek, kalsiyum ve vitamin yönünden zengin mineraller içeren gıdalar boy göstermeye başladı. Bu yönde iyiye doğru bir hareketlenme görülse de,  henüz çok yetersiz ve cılız ataklar bunlar. Ve işin kötü yanı, doğru bileşenleri içeren bu besinleri almanın bedelinin daha pahalı olması. Yani deyim yerinde ise,  doğal ve besleyici değerleri yüksek ürünlere eski topraklar bizden daha ucuz ve zahmetsiz sahip oluyorlardı. 

Sabah gazetesinde şöyle bir haber ilişiyor gözüme "TRANSGENETİK TARIM'' Ne demek bu Trans genetik Tarım? Açıklayalım; Genleri ile oynanmış gıdalar demek. Genel olarak GM yani Genetik Modifikasyonlu ürünler olarak adlandırılıyor. Yapılan iş, basit biçimde bu organizmalara, başka organizmaların genlerinin kesilip yapıştırılması. Amaç bitkilerin zararlılara, hastalıklara karşı direncinin artırılması. Bunun dışında soğuk, susuzluk, güneş gibi dış faktörlere karşı dirençli hale getirilmesi.  Faydaları da bu noktada açığa çıkıyor. GM tohumlar kullanılarak yapılan üretimde maliyet hızla düşüyor, kısa sürede verimli ürün alınıyor, ilaç kullanımı azalıyor ve standart yükseliyor.

             Bunun dışında tarım ürünlerinin raf ömrünü artırmak ya da patateslerin daha az yağla kızartılmasını sağlamak, çileklerin daha kırmızı olmasını hedeflemek gibi amaçlarla da GM ürünler geliştiriliyor. Gen teknolojisi henüz çok az sayıda hücrede başarılı olabildiği için sınırlı sayıda üründe şimdilik mısır, soya, pamuk ve kanola gibi bitkilerde ve kimi kümes hayvanlarında ticari olarak kullanılıyor. Ancak faydalarının yanı sıra, bir takım zararları olduğu da ileri sürülüyor. Risklerin başında antibiyotik direnç sağlayan genlerin insanları etkileme olasılığı, aktarılan genin yarattığı alerji, zehirlenme gibi olasılıklar var. Örneğin, Brezilya kestanesi genleri ile soyada büyük bir ürün artışı sağlandı.  Ancak kestanenin alerjik özellikleri soya fasulyesine de geçti. Benzer biçimde 1989 yılında GM ürünlerle beslenen hayvanların etleri yüzünden 37 kişinin ölmesi, yüzlerce kişinin ağır biçimde hastalanması kuşkuları artırdı. Araştırmalardan sonra bu ölümlerin doğrudan GM ürününden değil, besi yerindeki kirlilikten kaynaklandığı da savunuldu, ancak kuşkular tam olarak giderilemedi.

 Yine böceklere karşı direncini artırmak için böcek öldürücü bir protein olan Lektin eklenmiş GM ürünü patateslerinin yol açtığı hayvan zehirlenmeleri de "üzerinde gözlem yapılması gereken bir vaka" olarak kuşkulu olaylar arasındaki yerini aldı.Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı'nın yayınladığı Ulusal Gıda ve Beslenme Stratejisi Çalışma Grubu Raporu'nda  ''Güvenli gıda, amaçlandığı biçimde hazırlandığında ve fiziksel,  kimyasal ve mikrobiyolojik özellikleri itibariyle tüketime uygun ve besin değerini kaybetmemiş gıda maddesi olarak tanımlanabilmektedir'' ifadesi ile yer almıştır.

 Aslında bu,  günümüzle bundan 60? 70 yıl öncesini karşılaştırmak, şu an beslenme anlamında hangi noktada olduğumuzu açıkça göstermektedir. Gen yapımız ve buna bağlı vücudumuzda gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar,  doğal olmayan yiyecekler arasındaki bu zıtlık,  şişmanlık, diyabet, romatizma, müzmin yorgunluk ve halsizlik gibi çok sayıda kronik rahatsızlığa neden oluyor. Bu hastalıklardan korunmak ve yaşam kalitesini arttırabilmek için elimizden geldiğince doğal yollarla beslenmemiz gerekiyor. İki ana grupta toplamak gerekirse aldığımız gıdalardaki besin öğeleri zenginleştirilmeli ve gerek duyulduğunda mikro besin öğelerinin doğrudan kullanılması gerekmektedir. (Suplemantasyon).

  1992 yılında yapılan ICN- Uluslararası Beslenme Konferansında (International Conference on Nutrition) gıdaya dayalı aktivitelerin ve gıda zenginleştirmenin vitamin ve mineral yetersizliklerinde önemi belirtilmiş ve gıda zenginleştirilmesinin bir zorunluluk olduğu açıklanmıştır. ( FAO/WHO, 1992)

Günümüzde kazançlı bir pazar haline gelen gıda ve diyet ürünleri, insan sağlığından çok şey eksiltirken birçok  gıda tacirinin cebini doldurmaya devam ediyor.  Adı mevzu bahis olmayan ama  " Sağlıklı Yaşam = İncecik Vücutlar" sloganları ile insanların zihnini karıştıran bu gıda tacirlerine dur demenin tek yolu  yediğimiz her gıdanın,  kalori hesabı ve miktarından çok,  bize ne hissettirdiğini anlamaktır. Son alınan gıdaların açlık-doygunluk hissi üzerindeki etkisini anlamaya çalışmak, ayrıca okumak, bilinçlenmek ve ayırt edebilmek özelliğine sahip olmaktır.

Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, 19 Şubat 2006 tarihli Hürriyet gazetesindeki yazısında bu konuya çok da güzel değinmiştir."Sorunun çözümünün beslenme piramidleri, gıda üçgenlerinden değil, geleneksel ağız tatlarına sadık kalıp onları iyileştirmekten, lezzetten fedakarlık yapmayıp fazlalıkları törpülemekten, güle oynaya ama yetecek kadar yiyip içip, ifrattan vazgeçmekten, yerken eğlenip sohbet etmekten geçtiğini bilimsel çalışmalar da onaylıyor.''

Bugün, gerek albenili reklamlar vasıtası ile gerekse aldatıcı sloganlarla edindiğimiz, edinmek zorunda kaldığımız beslenme alışkanlıklarımızın bize verdiği armağan, 100 yıl önceki insanların aldığı gıdalardan ortalama besleyici değerin % 10'undan daha az bir besleyici değer elde etmemizdir.  Günümüzün yaşam şekli haline gelen bu yemek alışkanlıklarımız, besleyici değeri düşük, ancak kalori değeri yüksek gıdalar almamıza sebep olmakta, dolayısıyla sağlığımızın ciddi anlamda bozulmasına yol açmaktadır.
   
      Tükettiğimiz gıdaları yetiştirdiğimiz toprakta, vücudumuz için gerekli olan değerli besin mineralleri zaman içinde erozyonla,  modern tarım metotlarıyla, kimyevi maddelerle, suni  gübre atıklarıyla, toprağın kirletilmesi sonucu yok olmuş ve  gıdanın besleyici değeri ciddi şekilde yara almıştır. Sonuçta sadece yeme içme alışkanlıklarımızı değiştirmek, şişmanlığa çözüm bulmak adına, tek başına yeterli bir yöntem değildir. Konuyu bütünü içinde ele almak gerekir.    
 
Gıda alımı konusunda titiz davranarak formumuzu ya da diğer bir ifade ile mevcut kilomuzu korumak bile tek başına yeterli olmazken sadece buna dikkat ederek zayıflamaksa mümkün değildir. Evet, sağlıklı ve iyi bir yaşam sürmek için besin değeri yüksek gıdalara ihtiyacımız var ama bu bir zayıflama formülü değildir.
Obezite zaten bozulmuş bir sağlığın göstergesidir. Ve burada öncelikli olan, diet ürünlerle yeni bir pazar oluşmasına katkıda bulunmaktansa, normal vücut ağırlığını, dolayısıyla sağlığımızı geri kazanmaktır. 
 
Besinlerle birlikte doyuma ulaşan sadece bedenimiz değildir.  Ruhumuz da bu paralelde aynı doyuma ulaşmaktadır. Bugünün kilolu birçok yetişkini aynı şeyleri söyleyecektir.  Şişman insanların büyük çoğunluğu aşağıdaki örneklerde olduğu gibi mutsuz ve sıkıntıda iken çok fazla besin tüketirler. Ruhunun aç olduğunu hisseder,  mutsuzdur, yemek yer.  Bedenin doygunluğu beyni de etkiler, kısa bir süre iyi hisseder ama bu defa da yediği için mutsuz olur ve ruhu gene aç kalır.  Çok yaygın ve hiçbir kırılacak, kaçılacak köşesi olmayan dairesel bir kısır-döngüdür bu. Mutsuz olursun,  yersin;  yediğin için mutsuz olursun daha çok yersin,  daha çok yediğin için mutsuz olursun ve daha çok yersin...

Bu kısır- döngüden çıkabilmenin tek yolu yediklerimize dikkat edebilmekten geçse idi eğer, bugün eğitimli ve bilinçli her tüketicinin normal kilosunda ve mutlu olduğunu  kabul etmemiz gerekirdi.  Konumuzun başında belirttiğimiz eski toprak deyiminin, sadece doğru beslenme ile kazanılmadığını biliyoruz.  Ama bildiğimiz ya da bilmemiz gereken en önemli şey herşeyin çözümünün kendi vücumuzda olup bittiğidir. Beynimiz ve bedenimizin uyumunu birlikte yakalamaya karar verdiğimizde ilk adımı atacağız...

Ve bu adım kesinlikle,  şişmanlık ve mutsuzluk dairesinin içinden geçen,  düz, uzun ve gerçek bir doğrunun ilk adımı olacak.

           Gıdanın genel bir konu olması dolayısıyla buradaki birkaç örneğin dışında, kitap içindeki tüm mesajlar, yeme alışkanlıklarımızla ilgili gerçek durumumuzu ortaya koyabilmesi açısından oldukça dikkat çekicidir.

****İsim: SENEM      Şehir:  İSTANBUL    Yaş: 32    Boy:  166  Kilo:  84 
Evet sanırım hepimizin paylaştığı şey! Acıktığımda gözüm hiçbirşeyi görmüyor. Hatta masaya taşıma, kendime göre sofra kurma lüksüm de yok. Ayakta yiyorum. Ama azıcık doymaya başladım mı pişmanlık kaçınılmaz oluyor. Bu nasıl kısırdöngü ya? Çikolatayı, patates cipsini yiyorum sonra niye yedim? Dur diyememek çok kötü, nefret ediyorum. Pişmanlık ne demek ya? Yani benim yaşadığım pişmanlıktan beter bi vicdan azabı... Belki birini öldürsem yani abartmiim ama birini öldürsem ancak bu kadar vicdan azabı duyulur. Çok kötü oluyorum Çokkkk... Ya siz....?

****İsim: CEYDA        Şehir:    İZMİR     Yaş: 23      Boy:  161      Kilo: 78  
 Özellikle şekerli yiyeceklerden yani esasen çikolatadan kurtulamıyorum. Şeker sınırlaması yapmadan zayıflayamaz mıyım? Çünkü yemeden duramıyorum

****İsim: EDA        Şehir:  ANKARA    Yaş:  21    Boy: 1.62    Kilo:   51
Sitenizi dolaştım,  yazdıklarınızı okudum da bana yardımcı olursunuz umudu ile size bir kaç soruda bulunmak istedim. Bundan 2 ay önce veya 3 ay önce 46 kilo idim ve çok da memnundum. Ama şu an 51 kiloyum ve bu ben de inanılmaz kompleks yaptı.  Çevremdekilerin çok kilo almışsın demeleri de,  artık açıkçası canımı sıkmaya başladı.  Yalvarırım yardımcı olun,  bir de sizde bu,  günde 7 kiloyu falan görünce inanılmaz yardım isteme hissi duydum kendimde.  Lütfen bana da ufak bir ipucu ile yardımcı olun.  Lütfen 5 kilo vermem demek inanın benim için rekor. Evet yazdıklarınızdan da okuduğum kadarıyla biraz fazla Fast- Food yiyorum. Ama bana bu konuda birkaç öneride bulunursanız emin olun size minnettar kalıcam diyebilirim.

****İsim: NİLÜFER     Şehir:   iSTANBUL  Yaş: 19  Boy:  170   Kilo: 70  
 Annem ve babamın çalışması vesilesiyle genelde Fast- Food türü yiyecekler yemek zorunda kalıyorum. Ben nasıl zayıflayabilirim?
 
****İsim: BERKE      Şehir: İSTANBUL  Yaş: 23     Boy:  1.76    Kilo:  117 
Merhaba ben bir üniversite öğrencisiyim. Yaklaşık 4 senedir kilo illetiyle uğraşıyorum. Önceleri zayıftım ama Fast-Food yiyeceklerden dolayı 1 senede tam 45 kilo aldım. Şu anda bu sorunla uğraşıyorum. Tabi ki sağlığıma da olumsuz etkiler yaptı. Sizden ricam ne olur kurtarın beni bu kilolardan, çok kötü durumdayım, psikolojim alt üst olmuş durumda. Lütfen kurtarın beni, yalvarıyorum. Teşekkürler...  

****İsim: CANDAN      Şehir: KAYSERİ   Yaş: 30    Boy: 158   Kilo:  77   
Selam. Ben Candan 3 çocuk annesi ev hanımıyım. Sürekli çocukların stresi ve evde olmamın sebebiyle çok aşırı kilo aldım. Nasıl kurtulacam bu fazla kilolardan. Diyete başlamaya çok karar verdim ama iştahımın önüne geçemiyorum, özellikle uykudan uyanınca kendimi mutfakta buluyorum. Ve elimde çikolata yedikten sonra çok pişman oluyorum ama bir kere yemiş bulunuyorum. Çaresizim 2 ay sonra memlekete tatile gitmekten utanıyorum. Eşimin ailesinin beni böyle görmesini istemiyorum.30 yaşındayım ama çok yaşlı gösteriyorum. Lütfen bana yardımcı olabilir misiniz? Depresyona girdim bu yüzden teşekkürler.....

****İsim: GÜLAY       Şehir:   KONYA   Yaş:  19      Boy:  168      Kilo: 68     
Benim ailem küçükken özellikle de pilav yerken, bak kaç pirinç tanesi kalırsa tabağında o kadar çocuğun olur filan derlerdi. Tabi bende korkumdan silip süpürürdümmmmmmm tabakta ne varsa

****İsim: ŞEYDA      Şehir:  ANKARA  Yaş:  38      Boy: 164       Kilo:  57    
Benim yıllardan beri anlatmak istediklerimi ve programlarımla ulaşmaya çalıştıklarımı bir dosya da toplamışsınız. Bu benim için de çok faydalı olacak bir belge özellikle 8 yıldır patates kızartması yemeyen, konsantre cola vb. meyve suyu tüketmeyen birisi olarak teşekkür ederim..

****İsim: HÜLYA     Şehir: ANTALYA Yaş:  30    Boy: 155      Kilo:  74   
Lütfen bana da yardımcı olun,  yıllardır yalnızlığıma boğuldum. İnsanlardan köşe bucak kaçar oldum. Farklı ürünler aldım, yanlış beslendim ama verdiğim kiloları fazlasıyla aldım. Bunalıma düştüm,  son ümidim siz kaldınız,  yalvarıyorum bana yardım edın. Yaşamak haram olmaya başladı,  hele insanların sözleri beni daha çok yıkıma soktu,  lütfen bana yardım edin.

« Geri